Söyleyemediklerim(iz)

 Söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz olur bir söyleşi de, bir tv program da; ya zaman yetmemiştir, ya unutmuşuzdur, ya da söylemek istememişizdir, çekinmişizdir.

     Diğerleri son derece masumdur, üzerine söz söylemek haksızlık olur, çünkü bu sizin elinizde değildir. Hatta söyleşi yapanlar sizi uyarabilir, bu konulara girmeyelim, ya da söyleşiden sonra söylediklerinizi kırpabilir; bu da sansürün başka bir çeşidi. Ya böyle öneriyle gelen sunucuya veya yapımcıya doğrudan şunu diyebilirsiniz, “Eğer sansürleyecekseniz etkinliğe/ programa katılamam.” Veya onlara bu hakkı verirsiniz sırf etkinlikte boy göstermek adına, ya da konuşmanıza imgeler katar, söylemek istediklerinizi imgeler yoluyla söylersiniz, bu da son derece etkili bir yoldur, bunu birçok yazar, düşünür yapmıştır; söylemek istediklerini söylememekten daha iyidir, çekinmekten de…

     Çekinmek masumane midir?

     Bunu hoş görebilir miyiz?

     Bu sorunun yanıtını siz verin.

     Çekinme halleri en fazla edebiyatçılarda, sanatçılarda, düşünürlerde, sonra siyasetçilerde görülür. Sokaktaki insanımız bu kadar çekinmiyor, yeri geliyor bağıra bağıra, doğru bulunmasa da küfrede ede söylemek istediklerini söylüyor.

    İş adamları da çekinebilir mi? Hem de öyle bir çekinirler ki servetlerini, iş yerlerini kaybetmekten öyle bir korkarlar ki, diktatörlerin önünde el pençe olurlar. Mesela bu iş adamları diktatörlerin denetim altına alamadığı medya organlarına reklam veremezler, verdiklerinde maliye tepelerine biner, bankalar kapılarına dayanır, devlet kurumlarından ihale alamazlar, iki günde iflas bayrağını çektirirler.

     Bu durum siyasiler içinde geçerlidir. Sistemi rahatsız edecek söylemlerde bulunduklarında, diktatörün emriyle davalar açılır, haklarında fezleke hazırlanır, dokunulmazlıklarının kaldırılması için meclise önergeler verilir; yargılanma, mapushane yolunun kapıları açılır. Bu duruma kendisine sosyal demokratım diyen partilerde alet olur, diktatörle birlikte olur, dokunulmazlıklar kaldırılır.

     Ama burada benim öncelikle üzerinde durmak istediğim aydınların, sanatçıların ve bilim insanlarının çekinmesi.

     Çekinmemesi gereken en son kesimlerden birisi bu kesim.

     Neden mi?

     Şundan:

     Kaybedeceği en az şeyi olanlarda bu kesimdir; bir canları vardır.

     Eğer bir edebiyatçının, sanatçının, bilim insanın kaybedecekleri çok şey varsa bilin ki o kişi halkın sanatçısı olmaktan epey uzaklaşmış, mevcut sisteme, diktatöre yakınlaşmıştır. İşte bunlar artık halkın sanatçısı değillerdir, bu kadar da net söylüyorum.

     Eskiden bilgeler vardı, bu bilgelerin sadece giyecekleri elbise barınacakları bir hanesi olurdu, dönemin ağasından, beyinden icazet almadan söyleyeceklerini halkına söylerdi ve halkta bu bilgeleri aç bırakmazdı, her kapı bilgelere açık olurdu.

     Ne zaman ki kimi bilgeleri egemenler beslemeye başladı, o bilgeler egemenlerin varlıklarını sürdürmeleri için bilgi üretmeye başladılar.

     Din adamları için de durum bundan hiç farlı değil. Bakıyoruz din adamları halka namaz kıldırmak için halkın yanında oluyor veya biri gömülürken mezarının başında. Mesela bir grevde din adamı olmaz, göremeyiz, o grevciler için dua etmez. Yine mesela doğa talan ediliyor, halk toprağına, dağına suyuna sahip çıkıyor, oraya asker, polis geliyor ama bir din adamı gelmiyor, doğayı talan etmeyin diye dua etmiyor.

     Peki, ne yapıyor, sadece camide vaiz veriyor, diyor ki:

     Şükredin, sabredin, var olanla yetinin, hakkınızdan fazlasını isteyerek günaha girmeyin, Allah sizi sınava tabi tutuyor, yoklukta varlıkta Allahtan, eğer Allah sizi yoksul yarattıysa bir bildiği vardır, zengin yaratsaydı belki tırnaksız olacaktınız, zalim olacaktınız…

      Oysa burada istenilen zenginlik değildi, insanca yaşamaktı…

      Türkiye’ ye gittiğimde iki tv programına konuk edildim, ikisi de keyifli geçti. Çekindiklerim olmadı mı? Oldu. Yalan söyleyecek, mertlik yapacak, sizleri kandıracak değilim, zira sizleri kandıramayacağımı deneyimlerimden biliyorum. Çünkü halkımız kandırılmayacak kadar kurnaz. Buna rağmen kötüler tarafından kandırılıyorsa bir nedeni de bilin ki çok kurnaz olduğu içindir.

      Ben ne yaptım? Başta söylediğim gibi dolaylı yollardan, yani imgelerle ifade etmeye çalıştım derdimi.

      Boş bardak, dolu bardak hikâyesinin esprisini yeteri kadar açamadım mesela. Onu da, bu yazımda açmak istiyorum.

      Bardağın boş tarafından mı bakmalı, dolu tarafından mı bakmalı hayata?

       Bu soru çok kişiye sorulmuştur. Bana soruldu mu anımsamıyorum, ama sorulmuş gibi yaptım, yanıtlar aradım.

       Hayata bardağın dolu tarafından mı bakmalıyım?

       Dolu tarafından bakamam. Bu beni Polyannacı yapar. Her şeye iyimser (Optimizm) bakan, kötülüklere bile güzel ve iyimser nedenler üreten biri olur çıkardır. Böyle biri olamazdım. Ben yapı olarak, duruş olarak itirazcıyım, Müslüm Gürses gibi itirazım var diyenlerin safındaydım.

      Peki, hayata bardağın boş tarafından mı bakmalıydım?

      Boş tarafından da bakamam. Hep boşu, hep kendinden daha boşu, kendinden daha aşağıdakileri görürsün ve şöyle demeye başlarsın, “Beterin beteri var, haline şükret.” Bu beni engelleyemeyeceğim bir kötümserliğe (Pesimizm) sürükler.

     Razı geleceksin kaderine, itiraz etmeyeceksin. Veren Tanrıdır, alan Tanrıdır, alır da verir de, sen şükredeceksin. Bu dünya da fakirsen, öte dünyada zengin olacaksın, bolluk içinde olacaksın. Erkeksen eğer, bir kadın bile evlenmekte zorlandıysan isyankâr olma, öte dünyada eğer iyi müminsen yetmiş veya yüz kadın düşecek sana.

      Dolu tarafından bakmayacağız, boş tarafından da bakamayacaksak, peki ne yapacağız?

      O zaman iyi tarafından bakacağız, bakmaya çalışacağız. Hayatın iyi yanını da, kötü yanını da göreceğiz. İyi yanlarıyla yetinmeyip daha da iyi olması için çabalayacağız; var olanla yetinmek şükürcülüktür. Daha nasıl iyi koşullarda yaşarızın hesabını yapıp, arayışa gireceğiz.

     Kötü yanlarını da, yanlarımızı da görüp, onları görmekle kalmayıp kötü olanı değiştireceğiz, iyileştireceğiz. Yerine iyiyi koyacağız, çekinmeden söyleyeceklerimizi vakti zamanı geldiğinde söyleyerek.

      Sanatçı, edebiyatçı ve bilim insanı aslında devrimcidir. Özellikle bu kesim toplumu eğiten, bilgilendiren, doğruları gösteren, ama bunlarla da kalmayıp dönüştürendir, insanı çağdaşlaştırandır. Bu çok önemlidir. Eğer bu insanların ürünleri örgütlenmiş kötülüklerle mücadele etmiyorsa, kötülüğün karşısına iyiyi koyamıyorsa o sanatçı, o bilim insanı devrimci değildir, mevcut sistemle buluşmuş, beslenmiş birer burjuva aydınlarıdır.

      Bunu ayırt etmesini bileceğiz.

      Yoksa örgütlü kötülüğe yenilmemiz kaçınılmaz olur.

Bunları da Okuyabilirsiniz

HAYATI GÜZELLEŞTİREN ÖĞÜTLER…

Bunlardan hangisini uygulayabiliyorsunuz? Ya da hayatın ne kadarını bu öğütler sayesinde güzelleştirebiliyorsunuz? Bunu bilemiyorum ama …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir