Anlatıp da Anlatamamak

Bir an farz edin okuldasınız, edebiyat dersindesiniz ve öğretmeniniz tahtaya bir başlık atıyor, sizden bu başlığın kompozisyonunu yazmanızı istiyor. Siz ne yazardınız bilmiyorum, –kanımca çok farklılıklar olmazdı yazacaklarımız da- ben ne yazardım onu düşünmeye başladım bir an; aklıma bir fıkra geldi, onunla bağlayayım:

     Dönemin başbakanı çok güzel fıkra anlatırmış, öyle güzel anlatırmış ki ölüyü bile güldürürmüş. Herkes onun fıkra anlatmasını beklermiş. Konferanslarına katılmak için itiş kalkışlar olurmuş, bir fıkrasını dinlemek, gülmek için.

    Yine bir gün kürsüye çıkmış, salon tıklım tıklım dolu, bakmış gelenler kendisinden fıkra bekliyor, kaçırır mı bu fırsatı, başlamış bir fıkra anlatmaya. Ballandıra ballandıra, okka bazlık kata kata… Fıkra bitince dinleyenler katıla katıla gülmüşler, koca salon yıkıldı yıkılacak… Bakmış içlerinden sadece biri gülmüyor. Bozulmuş, alınmış, sormuş:

     “Sen niye gülmedin hemşerim?”

     “Anlamadım,” demiş adam.

     “Alahalla,” demiş, şaşırmış, “Bir daha anlatayım,” demiş. Başlamış anlatmaya.

      Herkes gülüyor, gözü gülmeyen adamı arıyor, bakıyor yine gülmüyor, pek gücüne gidiyor. Soruyor:

      “Bu kez niye gülmedin?”

       “Anlamadım,” demiş yine, utana sıkıla.

       “Ben çok sabırlı adamım, yine anlatırım,“ demiş, ama içine de bir kurt düşmüş, ”Ben mi güldürme yeteneğimi kaybettim yoksa dinleyenlerde mi başladı gülme kaybı?”  Neyse tekrar başlamış anlatmaya olanca yeteneğini kullanarak.

        Fıkra bitince bu kez hiç kimse gülmemiş, o gülmeyen adam sanki o gülmeyenlerinde yerine gülercesine gülüyor, kendini yerlere atıyor, saçını başını yoluyor, öyle ki gözlerinden yaşlar akıyor, tutmasa karnı yırtılacak.

       Başbakan o kadar insan güldürmüş biri olarak hiç böyle gülen bir insan görmemiş, merak edip sormuş, ama öte yandan da güldürdüğüne seviniyor:

       “Niye bu kadar güldün hemşerim?”

        “Vallahi yine anlamadım ona gülüyorum.”

        Hikâye bu ya, anlatırız, bol bol anlatırız, bol keseden anlatırız, laf beleş, henüz vergisi gelmedi.

       “Anlatanda mı problem anlamayanda mı?” sorusunu sormayız, ama sorun karşıdadır hep.

       Ama demeyiz, “Anlatamadım galiba.”

       Biz yetenekliyiz, iyi anlatıcıyız, algısı düşük olan karşıda ki, ne yapalım?

     Bunu çok yaşayan biriyim. Romanlarımı, deneme yazılarımı okuyanlar yazar bazen, “Çok güzel anlatmışsın, doğruları dile getirmişsin.”

     Ama bakıyorum o yazdıklarımı güzel bulanlara hiçbir değişim yok, yine bildiği yolda ilerliyorlar, oldukları gibiler. Madem bildiğin yolda ilerleyeceksin, olduğun gibi kalacaksın niye güzel diyorsun? Ya doğru bulmayacaksın yazılanları/ anlatılanları, ya da güzel bulduğunu hayatına uyarlayacaksın. Anlamış görünmeye çalışmayacağız, ne kendimizi, ne karşımızdakini kandırmayacağız. Çünkü her anlatılan doğru değildir, haksız mıyım ama?

     Kitaplar güzeldir deriz!

     Hadi gel de bunu anla, nasıl anlayacağız?

     Sormalı daha iyi anlamak için, sahiden denildiği gibi raflara konan her kitap güzel mi?

     Ya da şöyle sormalı, her yazılan kitap bize doğruları mı söylüyor?

     Bence hayır, bize yalan söyleyen, bizi kandıran, algımızı bozan, bizi teslimiyete götüren o kadar kitap var ki, işte bir okur olarak bunları ayırt etmesini bileceğiz.

      Herkes Yaşar Kemal’ i anti-kapitalist bilir. Reformist ve demokrat biri! Anti- kapitalist olsa kitapları Yapı Kredi Yayınlarından çıkar mı?  Hangi kapitalist kurum kendinin altını oyacak bir kitabı basar, okuyucuyla buluşturur? Ben yayıncı olsam, bir faşistin, bir radikal dindarın, insanların algısını bozmak isteyen birinin kitabını basmam; bakın basılmasın demiyorum, ben basmam diyorum.

      Peki; Yaşar Kemal ne diyebiliriz. Anti- Feodalist, o kadar. Ömrü boyunca feodaliteye karşı çıkmış, kapitalizmin restorasyonundan yana olmuş, kapitalist sistem değişmeli, yeni ve yaşanılır insani düzen kurulmalı dediğini ben duymadım. Peki, kötü bir yazar mı? Hayır!

      Orhan Pamuk Noben ödülü alınca gururlandık, bir Türk dünyanın en iyi yazarları arasına girdi. Ne hoş bir algı değil mi? Peki, Nobel kimin adına düzenleniyor? Kimyager bir alile adına! Savaş aletleri üreten bir aile. Ürettikleri bu aletlerle milyonlarca insan öldü, ölüyor. Şimdi bu Nobel temiz mi? Masum mu? Nobel gurur kaynağı olabilir mi?

       Mesela diyorum ki, imamlar cemaatin (halkın) yanında değiller, onlar da egemenlerin, ağaların beylerin yanında, onların sofrasına bağdaş kurmuşlar. Bir tek cenaze de cemaatin içindeler, yanındalar. Orada meftunu nasıl bilirsiniz diye sorar, dualarla meftunu yolcular.

      Bunun dışında yoklar!

      Köylüler toprağına, dağına taşına, ormanına, kentliler parkına, yeşiline sahip çıkıyor, yıkıcıların önüne etten barikat kuruyor, asker polis halkın barikatını şiddetle yıkıyor, dövüyor, sürüklüyor, gözetim altına alıyor, hapsediyor. Peki, bizim imamlarımız ne yapıyor cemaatin tepkisini görmüyor, sesini duymuyor.

     Oysa imam orada da olmalı, kürsüye/ öne çıkmalı,  cemaatle birlikte yıkıma gelenleri durdurmalı ve dua etmeli, “Allahım şu yıkıma gelenleri durdur, polise, askere vicdan ver, acıma duygusu ver, polisi emirleriyle buraya gönderenleri ıslah eyle, akıl fikir ver, insan sevgisi, doğa sevgisi ver. Bize bahsettiğin cennet dünyayı katletmelerine izin verme, ellerini ayaklarını bağla, yönlerini değiştir…”

    Ve devam etmeli imamlar, “Allahım cemaati, yani kullarını aç bırakan, açıkta bırakan, zam üstüne zam yapanları, her kötülüğü yapmayı kendine hak görenleri, ceplerini dolduranları, ülkemizi talan edenleri cennetinle ödüllendirme. Bu dünyada onlara tırnak verme, iktidarı nasip etme, onları bir an önce kullarının başından al…”

    Şimdi deyin bana böyle bir imamın ardında namaza durulur mu, vaizi dinlenir mi?

    Bunu, bunları, bunun gibi konuları yazınca, “Güzel anlatmışsın, doğru söylemişsin” demek yetmez, uygulayacaksın güzel bulduğunu, o imamın ardında saf tutmayacaksın, bilecek o, anlayacak o ve diyecek ki, “Demek ki benim safın insanın safıymış, ağanın, beyin kapitalistin, diktatörün sofrası değilmiş.”

     Sol içinde deriz bunu, “Sol kendini anlatamıyor.” Marjinal kalmasını buna bağlarız.

    Burada düştüğümüz bir yanılgı var, sol kendini anlatıyor, gayet de güzel anlatıyor, anlatımda sıkıntı yok.

     Peki, sıkıntı nerde?

     Sıkıntı, insan da!

     Sıkıntı, eğitim ve kültür politikalarında.

      Sıkıntı sermaye sisteminde, kapitalizm de!

     Özellikle 12 Eylül 1980 den bu yana devlet eliyle geliştirilen dindar nesil yetiştirme politikalarında… Laik bir ülkede din dersi zorunlu kılındı ve zamanla din eğitimi beş yaşındaki çocuklara kadar indirildi. Her mahalleye birden fazla cami yapıldı. Ve yine her mahalleye sayısız kuran kursları açtırıldı. Cemaatler desteklendi, Tarikatlara yol açıldı. İnsani taleplerin önüne geçecek tek şey din olarak görülüyordu, bunda da haksız değillerdi, yeniliklerin önünde duracak tek güç dindi. Her insanın eline din kitabı verildi. Devlet tarafından desteklenerek dinle doldurulan beyinlere yeni düşünceyi, çağdaş düşünceyi, insani düşünceleri anlatmak hiç kolay değil. Dolayısıyla yeni bir hayatın varlığını söyleyen solu anlamalarını hemen beklemek saflık olur, nitekim bu hataya başta solcular düşüyor, sonra kırılmalar yaşıyor, çöküntü kaçınılmaz oluyor.

     Ama yine de anlatırız, anlatmalıyız.

     Anlatmanın da şekli vardır, kimimiz konuşarak, kimimiz çizerek, kimimiz vücut diliyle, kimimiz de yazarak.

    Ben yazarak anlatmayı seçenlerdenim. Yazarak anlatmak bana daha kolay, daha inandırıcı geliyor.

     Her ne kadar yazdığım makaleleri, denemeleri ve romanları okuyanlar, “Çok güzel” dese de. Biliyorum bunu diyenler nezaketen diyor, beni kırmamak, beni sevindirmek, şımartmak adına diyor.

     Buna ihtiyacımız yok mu?

     Var!

     Eksik olmasınlar.

     Peki, ne demeli burada:

     Anlamak çabalamaktır!

     Çabalayacağız!

Bunları da Okuyabilirsiniz

HER MEDYA KURUMU, ÜLKEMİZİN BİR KALESİDİR…

Her gazete çağının, En güzel belgesel kitabı, Her televizyon çağımızın aynası, Her radyo çağımızın dilidir… …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir