Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesi, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde yıllardır pasifist, içe kapanmacı ve edilgen bir dış politika anlayışının gerekçesi olarak sunulmuştur. Oysa tarihsel gerçeklik bu yorumu açık biçimde boşa çıkarmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu cümleyi kurduğu dönemde Türkiye, bir yandan Balkan Paktı’nı, diğer yandan Sadabat Paktı’nı hayata geçirmekteydi. Bu paktlar, Türkiye’nin kendi coğrafyasında düzen kurma iradesinin ve bölgesel güç olma iddiasının açık bir deklarasyonudur.
Buradaki “sulh” kavramı teslimiyetin ya da edilgenliğin değil; denge kurmanın, caydırıcılığın ve hegemonya boşluklarını başkalarına bırakmamanın adıdır. Atatürk’ün kastettiği barış, güçten bağımsız bir barış değil; tam tersine, güçle tahkim edilmiş, siyasi ve diplomatik inisiyatifle sürdürülen bir barıştır. “Benim bulunduğum bölgede çatışma istemiyorum” demek, “Bu bölgenin kaderini ben şekillendirmek istiyorum” demenin diplomatik ifadesidir.
Türkiye hangi siyasal sistemi benimserse benimsesin, tarihsel ve jeopolitik gerçekliği gereği ne klasik anlamda sömürgeci bir emperyal devlet olabilir ne de kabuğuna çekilmiş, kendi sınırlarına hapsolmuş bir ulus-devlet olarak varlığını sürdürebilir. Bu coğrafyada ayakta kalmanın yolu, iki uç arasında akılcı ve stratejik bir denge kurmaktan geçer. Ne yayılmacı bir maceracılık ne de edilgen bir içe kapanma Türkiye’nin kaderi olabilir.
Dolayısıyla asıl mesele, Atatürk’ün mirasını sloganlara indirgemek değil; onun ortaya koyduğu bölgesel denge, aktif diplomasi ve güç temelli barış anlayışını günümüz koşullarında yeniden üretmektir. Türkiye için de dünya için de ihtiyaç duyulan şey, bu orta yolun cesaretle ve bilinçle inşa edilmesidir.
AsHaberAdana.Com ~ Adana'da Haberin Merkezi Adana Gündem – Adana Haberleri – Adana Büyükşehir Haberleri – Adana Haber Ajansı – Adana Gazetesi – As Haber Adana