hüseyin evgin

Sahnenin Susturulan Hafızası: Dünya Tiyatro Günü Üzerine Bir Hatırlatma

27 Mart, yalnızca takvimde işaretlenen bir gün değildir; insanlığın kendini aynada görme cesaretinin, sahnede yeniden kurma iradesinin ve hakikatle yüzleşme arzusunun simgesidir. Dünya Tiyatro Günü, sanatın en kadim formlarından biri olan tiyatronun toplumla kurduğu derin—ve çoğu zaman rahatsız edici—bağın yeniden hatırlanmasıdır. Ne var ki bu bağ, tarih boyunca her zaman kutlanmamış; aksine kimi dönemlerde bastırılmış, yasaklanmış ve susturulmaya çalışılmıştır.
Tiyatro, salt bir eğlence aracı değildir. O, iktidarların en çok çekindiği alanlardan biridir. Çünkü sahne; gerçeğin metaforlarla kurulduğu, sıradan olanın sorgulandığı ve “alışılmışın” kırıldığı bir zemindir. Bu yönüyle tiyatro, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda politik bir eylemdir. Tam da bu nedenle, çoğu zaman hedef haline gelmiştir.
Tarih boyunca tiyatroya getirilen yasaklar, sanatın dönüştürücü gücüne duyulan korkunun açık göstergesidir. Sansür, yalnızca metinleri değil; düşünceyi, eleştiriyi ve hayal gücünü hedef alır. Bir oyunun sahnelenememesi, yalnızca bir sanat eserinin eksikliği değildir; aynı zamanda toplumun kendini ifade etme imkânlarından birinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu bağlamda tiyatroya yönelik yasaklar, bireysel değil, kolektif bir susturma biçimidir.
Akademik açıdan değerlendirildiğinde tiyatro, kamusal alanın temel bileşenlerinden biridir. Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı çerçevesinde, tiyatro sahnesi; bireylerin düşüncelerini paylaştığı, tartıştığı ve ortak bir bilinç inşa ettiği bir zemin olarak görülebilir. Dolayısıyla tiyatronun yasaklanması, yalnızca bir sanat dalının bastırılması değil; aynı zamanda kamusal alanın daraltılması ve demokratik tartışma imkânlarının zayıflatılması anlamına gelir.
Bugün Dünya Tiyatro Günü’nü anarken, yalnızca sahnelenen ve alkışlanan oyunları değil; sahneye çıkamayan, yasaklanan ve bastırılan eserleri de hatırlamak gerekir. Çünkü tiyatronun gerçek tarihi, yalnızca oynanan metinlerden değil, susturulan seslerden de oluşur. Ve çoğu zaman, bu sessizlik en güçlü çığlıktır.
Sanatın özgür olmadığı bir toplumda bireyin özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Tiyatro bize yalnızca hikâyeler anlatmaz; aynı zamanda nasıl bir toplum olmak istediğimizi sorar. Bu soruya verilecek en dürüst cevap ise sahnelerin ne kadar özgür olduğunda gizlidir.
Belki de bugün yapılması gereken, tiyatroyu yalnızca izlemek değil; onu savunmaktır. Çünkü sahne sustuğunda, toplum da susar.

Bunları da Okuyabilirsiniz

ÇUKUROVA’DA NESİLLER BULUŞTU

Çukurova Belediyesi’ne bağlı semt kreşlerinde eğitim gören çocuklar, Yaşlılar Haftası kapsamında huzurevinde kalan yaşlıları ziyaret …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir