Nereye Dokunsak Çürüyor

Neye elimizi atsak kolumuz orada kalıyor…

Sanki hayatın her köşesi pas tutmuş, her temasımızda biraz daha ağırlaşıyor yükümüz. Yoksulluk artık rakamlarla anlatılamıyor; sofradaki eksik ekmekle, ertelenen faturayla, çocuğun gözünden kaçırılan bir oyuncakla kendini ele veriyor.

İnsanlar yoksul değil sadece, yorgun.

Umutla yaşayamamanın yorgunluğu bu.

Düzen bozuk…

Ama bu öyle teknik bir arıza değil; bilerek ve isteyerek sürdürülen bir bozukluk.

Çalışanın çalıştığıyla kaldığı, emeğin değersizleştirildiği, liyakatin yerini sadakatin aldığı bir düzen.

Bu yüzden ne yapsak eksik, ne üretsek yarım kalıyor.

Çünkü çürük bir zeminde sağlam bir gelecek inşa edilemiyor.

Gençler…

Belki de en ağır yük onların omzunda.

Okuyorlar ama işsizler, çalışıyorlar ama yoksullar.

Hayal kurmayı öğrenemeden hayal kırıklığıyla tanışıyorlar.

“Gidersem mi?” sorusu artık bir tercih değil; bir kaçış planı. Ülkesinde kalmayı seçenler cesur değil, çoğu zaman mecbur. Umut bavula sığmıyor ama umutsuzluk her yere sinmiş durumda.

Ve kadınlar…

Her gün bir bir eksiliyorlar…

Bir haber başlığına, bir istatistiğe dönüşüyorlar. Oysa her biri bir hayat, bir hikâye, yarım bırakılmış bir cümle.

Kadın cinayetleri münferit değil; bu düzenin en ağır, en acı sonucu.

Korunamayan kadınlar değil sadece, korunamayan bir toplum var karşımızda.

Kokuşmuşluk her yere sinmiş durumda.

Sokaklara, kelimelere, kurumlara, hatta vicdanlara…

En tehlikelisi de kötülüğün normalleşmesi.

Alışıyoruz çünkü. “Bir şey değişmez” cümlesi en sık kurulan cümle haline geliyor.

Asıl yoksulluk da burada başlıyor: Tepkisizlikte.

Peki, bunca haksızlığa, bunca itilmişliğe boyun eğmek mi düşüyor bize?

Normalmiş gibi yaşamak mı, başımızı öne eğip sıranın bize gelmemesini beklemek mi?

Sessizliğin güvenli bir alan olduğuna inanmak, gerçekten bizi koruyor mu?

Boyun eğmek, sessiz bir kabullenişten öte artık; sorunların üzerini örtmek anlamına geliyor. Oysa susulan her şey büyüyor.

Görmezden gelinen her adaletsizlik, yarın başka bir hayatın kapısını çalıyor. İtilmişlik sadece yoksulun, gencin ya da kadının kaderi değil; sustukça hepimizin payına düşüyor.

Bu bir bağırma değil.

Bu bir çağrıysa, sağduyuya bir çağrıdır.

Hukuka, vicdana, ortak akla yapılan bir hatırlatmadır.

Gençlerin umudunu yitirmediği, kadınların korkmadan yaşadığı, emeğin karşılık bulduğu bir ülke istemek suç değil; bu, en temel yurttaşlık hakkıdır.

Boyun eğmek değil; konuşmak, anlatmak, sorgulamak gerekir.

 Kırmadan, dökmeden ama vazgeçmeden.

Çünkü bir toplum, sorunlarını dile getirebildiği sürece ayakta kalır.

Ve umut, ancak sessizliğe teslim olmadığımız yerde yaşar…

Bunları da Okuyabilirsiniz

Asgari ücret ve emekli maaşları gelen zamlarla eridi

Türk-İş 4. Bölge Başkanı Edip Gülnar, Türk-İş Konfederasyonunun çalışanların ‘geçim şartlarını’ ortaya koymak amacıyla otuz …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir