ADANA’DA EMNİYET KİLİDİ PATLADI: KİMSEYE GÜVENMİYORUZ!

Eskiden Adana denilince akla “sıcaklık” gelirdi; insanın sıcağı, sofranın samimiyeti, sokağın güveni… Kapıların kilitlenmediği, “komşusu açken tok yatmanın” ayıp sayıldığı o kadim mahalle kültürü, yerini koca bir paranoyaya bıraktı. Bugün Adana sokaklarında yürürken, yanımızdan geçen bir motosikletin sesinden irkiliyor, göz göze geldiğimiz bir yabancıdan “acaba bir şey mi yapacak?” diye şüphe duyuyoruz.

Bir psikoterapist olarak söylüyorum: Bu yaşadığımız sadece bir “asayiş” sorunu değil, bu bir toplumsal ruh sağlığı çöküşüdür.

Güven Duygusu Ölen Bir Şehirde Yaşıyoruz

Psikolojide “temel güven duygusu”, bir insanın sağlıklı bir birey olabilmesi için anne karnından itibaren ihtiyaç duyduğu ilk temeldir. Peki, sokağa çıktığında can güvenliğinden, markete girdiğinde cebindeki paranın değerinden, çocuğunu okula gönderdiğinde onun ahlakından emin olmayan bir insanın ruh sağlığı ne kadar yerinde olabilir?

Şu an Adana’da kolektif bir “Tetikte Olma Hali” (Hipervijilans) yaşıyoruz. Her an bir yerden bir ses yükselecek, her an bir haksızlığa uğrayacağız, her an bir kavganın ortasında kalacağız korkusu… Bu korku, insanı korumaz; insanı saldırganlaştırır. “Önce ben vurayım ki ben vurulmayayım” mantığı, Adana’nın o meşhur delikanlılığını, kontrolsüz bir öfkeye dönüştürdü.

 

Sosyal Çürümenin Sessiz Tanıklarıyız

Bakın, gazeteci gözüyle rakamlara ve sokağa baktığımızda şunu görüyoruz: Güvenin olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde ise orman kanunları başlar. Komşusuna selam vermeyen, trafikte birbirine tahammül edemeyen, “herkes çalıyor ben niye yapmayayım?” diyen bir toplum, kendi kendini içeriden çürütür.

Şu an klinik ortamda gördüğüm tablo şu: İnsanlar sadece ekonomik krizle değil, “ahlak krizi” ve “adalet erozyonuyla” savaşıyor. “Bize bir şey olmaz” diyen Adana, artık her şeyden korkar hale geldi. Çünkü biliyoruz ki; güven, ruhun oksijenidir. Oksijen bitince, cinnet başlar.

Ne Zaman Bu Hale Geldik?

Değerlerimizi sosyal medya beğenilerine takas ettiğimizde, “köşeyi dönen her kimse alkışladığımızda” ve en önemlisi; kötülüğe karşı ses çıkarmayıp kapımızı içeriden üç kere kilitlediğimizde kaybettik.

Bir psikoterapist olarak uyarıyorum: Eğer bu “güvensizlik virüsünü” tedavi etmezsek; daha çok çocuk suça karışacak, daha çok komşu kavga edecek ve biz bu güzel şehri, birbirimize düşman birer yabancı olarak yaşayacağız.

Yol yakınken kendinize sorun: En son ne zaman bir yabancıya gerçekten güvendiniz? Ya da daha acısı; komşunuzun kapısını sadece “bir şeye ihtiyacın var mı?” demek için çaldınız?

Güven biterse, şehir biter. Şehir biterse, biz biteriz.

Bunları da Okuyabilirsiniz

Yüreğir’e modern evlendirme dairesi

Adana Büyükşehir Belediyesi Yüreğir Evlendirme Dairesi’nin yapımına başlandı. Seyhan Nehri kenarında 8 ay sonra hizmete …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir