BU ÜLKE NE ZAMAN BU KADAR SESSİZLEŞTİ?

Her gün yeni bir olaya uyanıyoruz.

Yarım kalan hayatlar, susturulan vicdanlar ve görmezden gelen bir toplum…
Evet bu işte hep birlikteyiz, kimse masum değil!

Bir kadın daha öldürülüyor. Bir çocuk daha hayallerine veda ediyor. Bir anne evladının tabutuna sarılıyor. Bir baba çaresizliğin ağırlığı altında eziliyor. Bir genç, geleceğini göremediği için hayata tutunmakta zorlanıyor. Bir insan daha yoksulluğun, umutsuzluğun ve yalnızlığın karanlığında kayboluyor.

Ve biz…

Bütün bu acıların ortasında yaşamaya devam ediyoruz hem de hiçbir şey yokmuş gibi, tekrar tekrar devam hayata…

Bir haber daha okuyor, bir görüntü daha izliyor, birkaç cümleyle üzülüyor ve sonra başka bir gündeme geçiyoruz. Oysa her haberin ardında yarım kalmış bir hayat, söylenememiş sözler, gerçekleşememiş hayaller ve geride kalanların dinmeyen acısı var.

Ne oluyor bize? Nasıl bu hale geldik? Birbirimizin acısına alışmayı ne zaman öğrendik? Neden bu kadar sessizleştik?

Bu ülke hiç görmediği kadar dibi gördü demek belki ağır gelecek, aslında ağır gelmemeli, dibi gördük… Her gün karşılaştığımız manzaralar, insanın zihninde aynı soruyu büyütüyor, daha ne kadar kötüleşebiliriz?
Siyasette nefret söylemleri, koltuk kavgaları, vatandaşı görmezden gelme ve ötekileştirme.
Farkındasınız değil mi?

Kadınlar öldürülüyor. Üstelik çoğu zaman en güvende olmaları gereken yerde, kendi evlerinde, tanıdıkları erkeklerin şiddetiyle hayattan koparılıyorlar. Arkalarında çocuklar, anneler, babalar ve kapanması mümkün olmayan yaralar bırakıyorlar.
En acısı ve yüreğimize dokunan ise her kadın cinayetinin ardında ki aynı cümleler; soruşturma başlatıldı, şüpheli gözaltına alındı, gerekli işlemler yapılıyor.
İşte bu kadar basit, bir kadının velhasıl bir insanın hayatı!

Ölmekten korkan ve yardım isteyen, tehdit edilen, korkan o kadını koruyamadık, o kadın bugün toprağın altında farkındasınız değil mi? Yaşamı güvence altına alınamadı, bir hayat daha gitti, yarım kalan bir hikaye daha bitti…

Bir kadının yaşam hakkı, ölümünden sonra yayımlanacak bir açıklamadan çok daha değerlidir. Adalet, yalnızca suç işlendikten sonra devreye giren bir mekanizma değil; insanın yaşama hakkını koruyan bir güvence olmalıdır.

Bir ülkede kadınlar yaşamak için mücadele etmek zorunda kalıyorsa, orada yalnızca bireysel suçlardan değil, toplumsal ve kurumsal sorumluluklardan da söz etmek gerekir.

Bir başka tarafta yoksulluk var. Sessiz, derin ve insanın onurunu örseleyen bir yoksulluk…
Derinleşen, sessizleşen ve korkutan bir gelecek var, farkında mısınız?

Pazarda filesini dolduramayan anneler, çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen babalar, ay sonunu getirebilmek için borçtan borca koşan emekliler, diplomaları ellerinde gelecek arayan gençler…

Bir zamanlar hayal kurmak için sebep arayan insanlar, bugün yarına nasıl çıkacaklarını hesaplıyor.

Ve ne yazık ki ekonomik çaresizliğin altında ezilen, umutsuzluk içinde yaşamına son veren insanlar, ne kadar acı, ama bir o kadar da gerçek, farkında mısınız?

Bir insanın yoksulluk nedeniyle hayatına son vermesi, yalnızca bir ailenin yaşadığı felaket değildir. Bu, toplumun dönüp kendisine sorması gereken ağır bir sorudur.

Bir insanı hayattan kopma noktasına getiren çaresizliği önlemek için ne yaptık?

İntiharları tek bir nedene bağlamak, o insanların yaşadığı karmaşık acıları anlamamızı engeller. Ancak ekonomik sıkıntıların, borçların, işsizliğin ve sosyal yalnızlığın insanları nasıl ağır bir yük altında bırakabildiğini de görmezden gelemeyiz.

İnsanlar ölmeden önce seslerini duyurabilmeli. Yardım istemek utanç sayılmamalı. Sosyal destek, ulaşılabilir ruh sağlığı hizmetleri ve insan onuruna yaraşır bir yaşam, bir lütuf değil insanca yaşam isteğidir, farkında mısınız?

Hak nerede? Hukuk nerede? Adalet nerede?

İnsanların adalet duygusu zedelendiğinde, yalnızca mahkemelere olan güven değil, birlikte yaşama inancı da yara alır.

Hukukun eşitsizliğini farkında mısınız?

Adaletin varlığı kadar, görünür ve güvenilir olmasının önemini anlayabiliyor musunuz?
Hakkımızı ararken korkunun, yalnız bırakılmışlığın, bizi koruyacak kurallara güvenin olmayışının acısını farkında mısınız?

Eğitimde fırsat eşitliğinin olmayışının sonucu ailelerin ıstırabı, en değerli varlıkları evlatlarını ceplerindeki paraya göre şekillendirmesinin farkında mısınız?

Sağlıkta bile erişim zorlanıyorsa en temel hakkımızın bile kaygıya dönüştüğünü anlayabiliyor musunuz?

Biz ne ara bu hale geldik, nasıl bir toplum olduk.
Umutlarımıza ne oldu, geleceğimiz gençlerimize ne oldu, yarısı cezaevlerinde ömürleri bitiyor, diğer yarısı zombi gibi sokaklarda madde kullanıyor.
Ve bir kısım ise bu ülkeyi terk edip gidiyor.

Farkında mısınız?

Biz kendi geleceğimizi şekillendiremedikten sonra nasıl bir ülke, nasıl bir gelecek bırakacağız gençlerimize?

Korkunun normalleştiği, şiddetin sıradanlaştığı, yoksulluğun kader diye sunulduğu, insanların hak aramaktan yorulduğu bir ülke mi?

Yoksa insanın değerli olduğu, emeğin karşılığını bulduğu, adaletin herkese eşit işlediği, çocukların güvenle büyüdüğü bir ülke mi?

Bütün bunların ortasında bir de kadercilik var. Başımıza gelen her şeyi kabullenmek, haksızlık karşısında susmak, yanlışları değiştirmek yerine “Böyle gelmiş, böyle gider” demek…

Hayır!

Her acıyı kader diye açıklayamayız. Önlenebilir ölümleri, ihmal edilen sorumlulukları, giderilebilecek eşitsizlikleri ve çözülebilecek sorunları değişmez bir yazgı gibi kabul edemeyiz.

Elbette hayatın önüne geçemediğimiz yanları var. Ama insan eliyle büyüyen sorunları insan iradesiyle çözmek de mümkün.

Boyun eğdikçe, sustukça, birbirimize sırtımızı döndükçe sorunlar ortadan kalkmıyor. Yalnızca daha fazla insanın hayatına dokunuyor, daha fazla evin ışığını söndürüyor.

Ben bir gazeteci olarak her gün yeni bir hikâyeye, yeni bir acıya, yeni bir çığlığa tanıklık ediyorum. Ama artık yalnızca olanları anlatmak yetmiyor. Neden olduğunu, kimlerin sorumluluğu bulunduğunu, hangi önlemlerin alınmadığını ve nelerin değişmesi gerektiğini de sormak zorundayız.

Her gün yeni bir olaya uyanıyoruz.

Yarım kalan hayatlara, yarım kalan hikâyelere, sessiz çığlıklara…

Ama bu ülkenin insanları yalnızca acılardan ibaret değil. Hâlâ adalet isteyenler, dayanışmayı büyütenler, haksızlığa itiraz edenler ve daha iyi bir gelecek için mücadele edenler var.

İşte tam da bu nedenle susmamalıyız. Farkında mısınız?

Çünkü suskunluk çözüm değildir. Çünkü çaresizlik kader değildir. Çünkü adalet bir lütuf değil, haktır. Çünkü insan hayatı hiçbir gündemden daha önemsiz değildir.

Biz ne zaman bu kadar alıştık ölümlere, yoksulluğa, haksızlığa ve umutsuzluğa?

Daha kaç kadın öldürülecek? Daha kaç aile yoksulluğun altında ezilecek? Daha kaç genç geleceğini kaybettiğini düşünecek? Daha kaç insanın sessiz çığlığı duyulmadan kaybolacak?

Bir toplumun dibi görmesi, yalnızca yaşadığı sorunlarla değil, o sorunları normal kabul etmeye başlamasıyla da ilgilidir.

O yüzden kendimize gelmeliyiz, farkında mısınız?

İnsan hayatını merkeze alan, adaleti güvence altına alan, yoksulluğu azaltmak için gerçek çözümler üreten, eğitimi ve sağlığı herkes için erişilebilir kılan bir düzeni talep etmeliyiz, farkında mısınız?

Çünkü bu ülke bizim. Bu ülkenin çocukları bizim geleceğimiz.

Artık ölümlere alışmak değil, hayatı korumak istiyoruz. Susmak değil, hesap sorabilmek istiyoruz. Boyun eğmek değil, insan onuruna yakışır bir yaşam istiyoruz.

Çok şey mi istiyoruz?

Hayır.

Biz yalnızca insan gibi yaşamak istiyoruz.
Hepsi bu, farkında mısınız?

Bunları da Okuyabilirsiniz

Başkanlıkta 2 dönem şartı Siyasette de uygulanmalı

Anahtar Parti Genel Sekreteri ve Genel Başkan Yardımcısı Nihal Ağca, Çukurova Gazeteciler Cemiyetini ziyaret ederek …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir