Bazı geceler vardır; sabah olur ama gece bitmez.
Takvim değişir, yıllar geçer, sokaklar yenilenir, binaların yerini yenileri alır. Fakat bazı geceler vardır ki insan hafızasına kazınır. Üzerinden yıllar geçse de geride bıraktığı soru, bir şehrin sokaklarında dolaşmaya devam eder.
6–7 Eylül 1955.
İstanbul’un hafızasında böyle bir gecedir.
Bugün, üzerinden 71 yıl geçmişken hâlâ aynı sorunun karşısında duruyoruz:
Bir toplum, farklılıklarıyla birlikte yaşamayı nasıl başarır?
1955’in İstanbul’u, farklı kimliklerin, inançların ve kültürlerin aynı şehirde yan yana yaşadığı bir İstanbul’du. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler ve başka topluluklar, yüzyıllar boyunca bu şehrin sosyal ve kültürel dokusunun parçası olmuştu.
Fakat 1955’e gelindiğinde Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler, özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle oldukça gergindi. Toplumdaki hassasiyetin yüksek olduğu bir dönemde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki doğduğu evinin bombalandığına ilişkin haber yayıldı.
Ardından İstanbul’da başlayan hareketlilik kısa sürede büyük bir saldırı dalgasına dönüştü.
Başta Rum vatandaşların ev ve iş yerleri olmak üzere çok sayıda mülk hedef alındı. Kiliseler, okullar ve ibadethaneler zarar gördü.
Bir gecede vitrinler kırıldı.
Kapılar parçalandı.
Evler ve dükkânlar yağmalandı.
Fakat o gece kırılan yalnızca camlar değildi.
İnsanların güven duygusu da kırıldı.
Yıllardır aynı mahallede yaşayan insanların birbirine duyduğu güven, bir gecede yerini korkuya bırakabildi.
İşte 6–7 Eylül’ün en ağır tarafı belki de burada yatıyor.
Bir insan, yıllardır komşusu olan bir başka insanı nasıl bir gecede “öteki” olarak görmeye başlar?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Olayların arka planında dönemin siyasi atmosferi, Kıbrıs meselesi, basının etkisi, toplumsal gerilim ve başka birçok unsur vardı. Olayların ne ölçüde organize edildiği, hangi aktörlerin ne kadar sorumluluk taşıdığı ve devlet mekanizmasının rolü ise yıllardır tarihçiler tarafından tartışılıyor.
Bu tartışmalar önemlidir.
Çünkü tarih, kanaatlerle değil; mümkün olduğunca belge, tanıklık ve kanıtlarla anlaşılmalıdır.
Fakat hangi yorum benimsenirse benimsensin, değişmeyen bir gerçek vardır:
İnsanlar zarar gördü.
Evler ve iş yerleri tahrip edildi. İbadethaneler hedef alındı. İnsanların yıllarca emek vererek kurduğu hayatlar bir gecede ağır bir saldırının parçası oldu.
Ve İstanbul’un çok kültürlü yapısı derinden sarsıldı.
ŞEHİRLERİN DE HAFIZASI VARDIR
Bir şehir yalnızca binalardan oluşmaz.
Şehir dediğimiz şey; insanların hatıralarıdır.
Bir mahallenin yıllardır değişmeyen komşuluğu, bir dükkânın tabelası, bir okulun bahçesi, bir ibadethanenin kapısı, sokakta karşılaşan insanların birbirine verdiği selam…
Bütün bunlar şehrin hafızasını oluşturur.
İstanbul da tarih boyunca farklı toplulukların birlikte yaşadığı bir şehir oldu.
Bu nedenle 6–7 Eylül’ü hatırlamak yalnızca 1955’te yaşananların bilançosunu çıkarmak değildir.
Asıl mesele, nasıl bir şehirde ve nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi yeniden düşünmektir.
Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği yalnızca tarihi eserlerinde, meydanlarında veya siluetinde değildir.
Gerçek zenginlik, farklı insanların kendilerini o şehrin eşit ve güvende hisseden bir parçası olarak görebilmesidir.
Bugün 1955’in üzerinden 71 yıl geçti.
Sokaklar değişti.
Binalar değişti.
Kuşaklar değişti.
Ama tarihin bize sorduğu soru değişmedi:
Farklı olanı düşmanlaştırmadan birlikte yaşayabilecek miyiz?
Bu sorunun cevabı yalnızca devletlere, hükümetlere veya siyasetçilere ait değil.
Hepimizin sorumluluğu var.
Çünkü toplumsal barış yalnızca kanunlarla kurulmaz. İnsanların birbirine bakışında, kullandığı dilde, önyargılarında ve komşusuna verdiği değerde de şekillenir.
Bir insanı kimliği, inancı veya kökeni nedeniyle “öteki” ilan ettiğimiz anda, ortak hayatın temeline bir taş daha koymuş oluruz.
Gazetecinin sorumluluğu da tam burada başlar.
Geçmişi ne romantikleştirmek ne de unutulmaya bırakmak…
Gerçeği hatırlatmak.
Belgeleri sorgulamak.
Tanıklıkları dinlemek.
Ve gerektiğinde rahatsız edici soruları sormak.
Çünkü bazı gerçekler hatırlanmadığında yok olmaz.
Sadece yeniden karşımıza çıkabilecek bir tehlikeye dönüşür.
6–7 Eylül’ü hatırlamak bu yüzden önemlidir.
Geçmişi değiştiremeyiz.
Ama geçmişten ne öğreneceğimize karar verebiliriz.
Bir şehrin hafızasını susturmak yerine dinleyebiliriz.
Öfkeyi büyütmeden gerçeğin peşinden gidebiliriz.
Unutmadan, ama nefret de etmeden…
Çünkü geçmişle yüzleşmek, geçmişte yaşamak değildir.
Aksine, geleceği daha iyi kurabilmenin şartıdır.
Ve belki de 6–7 Eylül’ün bugün bize bıraktığı en önemli ders budur:
Bir şehir, farklılıklarıyla güzeldir.
Bir toplum, farklılıklarıyla güçlüdür.
Ama bunun gerçekleşebilmesi için herkesin kendisini güvende, eşit ve ait hissedebilmesi gerekir.
Çünkü bazı geceler gerçekten sabah olduğunda bitmez.
Bazı geceler bir şehrin hafızasında kalır.
Ve bazı geceler, üzerinden 71 yıl geçse bile, bir toplumun vicdanında yaşamaya devam eder.
AsHaberAdana.Com ~ Adana'da Haberin Merkezi Adana Gündem – Adana Haberleri – Adana Büyükşehir Haberleri – Adana Haber Ajansı – Adana Gazetesi – As Haber Adana