hüseyin evgin

Türkiye’de Çocukları Korumak: Vicdanın Ötesinde Anayasal Bir Yükümlülük

Türkiye’de bir çocuğun yaşamını yitirmesi, sadece bireysel bir suç ya da ailevi bir trajedi değildir; bu, devletin ve toplumun anayasal sorumluluğunun yerine getirilip getirilmediğine dair ağır bir sorudur. Son dönemde art arda yaşanan çocuk cinayetleri ve görünür hâle gelen akran zorbalığı vakaları, çocukların bu ülkede ne ölçüde korunabildiğini yeniden ve zorlayıcı biçimde gündeme taşımaktadır.
Akran zorbalığı, bilimsel literatürde kasıtlı, tekrar eden ve güç dengesizliğine dayanan bir şiddet biçimi olarak tanımlanmaktadır (Olweus, 1993). Türkiye’de yapılan çalışmalar, zorbalığa maruz kalan çocuklarda kaygı bozuklukları, depresif belirtiler, okuldan uzaklaşma ve özgüven kaybının anlamlı biçimde arttığını ortaya koymaktadır (Yurtal & Cenkseven, 2007). Bu bulgular, zorbalığın “çocuklar arasında olur” denilerek geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir hak ihlali olduğunu açıkça göstermektedir.
Ancak mesele yalnızca pedagojik ya da psikolojik değildir; aynı zamanda anayasal bir sorumluluk alanıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi, devlete açık bir yükümlülük yükler: “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır.” Bu hüküm, çocukların şiddetten, ihmâlden ve istismardan korunmasının bir tercih değil; bağlayıcı bir anayasal görev olduğunu ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde Anayasa’nın 17. maddesi, herkesin yaşama ve maddi-manevi varlığını koruma hakkını güvence altına alır. Bir çocuğun yaşam hakkının ihlal edildiği her durumda, bu yalnızca failin değil; koruyucu ve önleyici tedbirleri zamanında almayan kamusal mekanizmaların da sorumluluğunu gündeme getirir. Devletin yükümlülüğü, suç işlendikten sonra ceza vermekle sınırlı değildir; riskleri önceden tespit etmek ve çocuğu korumaktır.
Türkiye’de çocuk cinayetlerinin önemli bir kısmının daha önce risk sinyalleri veren sosyal çevrelerde gerçekleşmesi, bu anayasal yükümlülüğün yeterince yerine getirilmediğini göstermektedir. Sosyal hizmetlerin çoğu zaman olay sonrasında devreye girmesi, kurumlar arası koordinasyon eksikliği ve okul–aile–devlet hattındaki kopukluk, çocukları korumasız bırakmaktadır (UNICEF Türkiye, 2021). Bu durum, bireysel ihmallerden çok, sistemsel bir ihmal zincirine işaret etmektedir.
Psikoloji bilimi, şiddetin öğrenilen bir davranış olduğunu ortaya koymaktadır (Bandura, 1977). Türkiye’de şiddetin gündelik yaşamda ve medyada normalleştirilmesi, çocukların da bu dili içselleştirmesine neden olmaktadır. Kendini korunmayan ve değersiz hisseden çocuk ya içine kapanmakta ya da başkasına zarar vererek görünür olmaya çalışmaktadır. Akran zorbalığı, bu bağlamda daha büyük trajedilerin erken uyarı işareti olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle çözüm, yalnızca cezaların artırılmasına indirgenemez. Türkiye’de çocukları korumak; anayasanın devlete yüklediği koruyucu, önleyici ve bütüncül sorumluluğun hayata geçirilmesini gerektirir. Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri güçlendirilmeli; öğretmenler zorbalığı bir disiplin sorunu değil, bir temel hak ihlali olarak ele alacak biçimde desteklenmelidir. Sosyal hizmet mekanizmaları reaktif değil, proaktif bir anlayışla yapılandırılmalıdır.
Bir devlet, çocuklarını ne kadar koruyabildiği kadar hukuk devletidir. Türkiye’de kaybedilen her çocuk, anayasanın yalnızca metinde mi kaldığı, yoksa gerçekten yaşatılıp yaşatılmadığı sorusunu önümüze koymaktadır.
Çocuklar ölmemeli.
Bu, bir temenni değil; anayasal bir zorunluluktur.
Ve Türkiye’de hiçbir çocuk, devletin koruması dışında bırakılmamalıdır.

Bunları da Okuyabilirsiniz

ADANA, YEŞİL DÖNÜŞÜMDE TÜRKİYE LİDERLİĞİNE ADAY

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından desteklenen, Adana Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin (ADSİAD) yüklenicisi, Adana …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir